modernizim-postmodernizm

Modernizim & Post Modernizim

“Totaliter tahakkümün ideal öznesi, inanmış Nazi veya inanmış Komünist değil, olgu ve kurgu (deneyimin gerçekliği), doğru ve yanlış (düşüncenin kıstasları) arasındaki ayrımın artık bir şey ifade etmediği insanlardır.”
Hannah Arendt “The Origins of Totalitarianism”

Bir Film Okuması : “Ritüel” (Midsommar)

Modernite 17.yüzyıl’da başladı; 20.yüzyılın ortalarında bitti. Modernizm’e adını 1848 yılında Baudaleire verdi. Üç temel dayanağı vardı:

   1. Bireycilik: Bireyin icadı. «Düşünüyorum öyleyse varım.»
   2. Akılcılık: Aydınlanma. Dünyanın büyüsünün bozulması.
   3. Geleceğe, ilerlemeye yönelik inanç.

Bu üç temel dayanağa olan inanç yok oldu. Referans noktaları yok oldu. Bu büyük bir krizdir. Post Modernite’ye bu isimle hitap etmemizin nedeni, onu hâlâ tam olarak anlamamış olmamızdır. Yaşanan şey çöküş ve kriz… Bu çöküş ve krizden ne doğacağını bilmiyoruz. O yüzden daha adını koyamadık.

Modern dünyanın akılcılığı karşısında büyülenme ihtiyacı, hayatın her alanında kendini gösteriyor. İnsanlar post modern dünyada üretilen yeni anlamlarla baştan çıkarılarak yaşamlarını yeniden büyüler.

George Ritzer “Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek”te diyor ki: Akılcılaştırmayla büyüsü bozulan dünya, tüketimin anlam dünyasını belirleyen yeni popüler kültür sayesinde yeni büyülenmelerle şekillenmiş bir dünya haline dönüştürülmüştür.

Tüketim tapınakları bu büyülemede ne kadar işlevsel ise, new age / neo antik tapınaklar da o kadar işlevseldir. Fantezi ve sahte olanın, gerçeğin yerine geçmesiyle yeni bir dünya yaratılır. Guy Debord’un “gösteri toplumu” betimlemesi önemlidir. Çünkü günümüzde gösteri, toplumların vazgeçilmez ifade alanıdır. Debord’un da vurguladığı gibi, gösteri sistemin işlevini gizler; onun yerine gösterinin söylemek istediğini yerleştirir. Weber, gösterinin kökeninde uzmanlaşmış iktidar olduğundan bahseder ve bu yüzden gösteri de uzmanlaşmış etkinliktir.

* Foucault’unda gösterdiği gibi 19.yüzyılda tüm kurumlar üç sütunun üzerinde yükselmiştir.

  • Aile
  • Eğitim
  • Çalışma hayatı

Bu üç sütun yıkıldı! Bu değişimi Kierkegaard’ın deyişiyle “korku ve titreme içinde yaşıyoruz”, Modernite bizi öldürdü, aç bıraktı, işkence etti, kamplarda yok etti. Biz de onu öldürdük, yaktık, yok ettik. Yerine ne koyacağımızı yani önümüzdeki 90 yılın adını ve gerçekliğini Daniler belirleyecek..

Bakın neler oluyor:

  • Topluluk geri dönüyor. Kabileleler çağı yeniden… Birey değil biz!.. Heidegger öngörmüştü bunu: «Ben alanı yerini bize bırakıyor.»
  • Akılcılık yerine “duygusal” olanın dönüşümü yaşanıyor; duyguların geri dönüşü…
  • Yarın değil, gelecek değil, bugün ve şimdi!
  • Rönesans’ta da “duygular ve şimdi” ön plana çıkmıştı. Sanatçılar şehir yaşamına katılıyordu.
  • «Duyguların önemli olması ancak topluluğa dayalı bir yaşamla mümkün olabilir.» diyor Sosyolog Michel Mafleschi.
  • Modernist kibir ve ölçüsüzlük dağılıyor.
  • Bir korku var; doğmakta olana karşı bir korku!
  • Bu korkuyu duyanlar öncelikle “resmi toplum”un mensupları.
  • Söyleme ve yapma gücü olanlar yani entelijensiya…
  • Çünkü entelijensiya bu değerlere tutunmaya devam ediyor!
  • Ama Galileo Galilei’nin dediği gibi «Gene de dünya dönüyor.»
  • René Girard “Günah Keçisi”nde, toplu yapılan eylemlerin, bireysel boyutta suç sayılabilecek birtakım hareketleri tabiri caizse mazur gördüğü hatta bu şekilde kabul edip içselleştirdiğini yazıyor.
  • Belli bir gelenek ve kültür dokusuna yerleştirilen bu kabuller de nitekim “ritüel” adı altında toplumun benliğine dâhil olur.
  • İşte ritüelin gücü, bu noktada kendini gösterir; bir defa ritüel hâline gelen eylem, bir insanın veya başka bir canlının hayatına mâl olsa da daha yüce bir amaca hizmet ettiği varsayımıyla kutsallaştırılır.
  • Kurban kesmek, adak sunmak, kendi canına kıymak, saygın bir törenin en önemli parçasıdır artık.
  • Böylelikle suç ortadan kalkmış, büyük ve bir o kadar karanlık bir huzursuzluk üstüne kurulmuş olsa da toplumsal huzur yeniden sağlanmıştır. Bu, Dani’nin seçimidir; gelenek bakışı.

İşte bu noktada tümüyle dilimize “Ritüel” diye çevrilmiş olan “Midsommer” filmine giriyoruz.

  • Film gelenekle tamamen bütünleşen Dani ile geleneği ihlal eden Christian ve onun arkadaşları için farklı sonlar öngörüyor.
  • Harga ritüellerine antropolojik bir nesne gibi yaklaşan ve saygısızlık eden Josh ve Mark kurban edilerek aslında bu geleneğin bizzat nesnesine dönüşürken, Dani kraliçe olmasıyla elde ettiği kurban edileceklerden birine karar verme hakkını Christian için kullanarak, kendi iyileşmesini Christian’ın gösterişli bir yakma âyiniyle ölüme gönderilmesi üzerinden kurmaktadır.

Dani’nin seçimi – Kişisel intikam bakışı

  • Yönetmenin dediği gibi, bir ayrılık hikâyesi bu… Fakat ilişkinin taraflarının birbirlerinden olan kopukluğu ve iletişimsizliği, onları sadece birbirlerinden değil tüm dünyadan soyutluyor. Taraflardan birinin diğerine olan kayıtsızlığına karşı beliren dev bir empati sembolizmi, göz açıyor, başka ihtimallerin mümkün olduğunu gösteriyor, ayırıyor onları… Geride kalan dört seneyi de yakıyor, bitiriyor, küle dönüştürüyor.
  • İlişkinin her iki tarafının da dengesini sağlayabilmesi adına hem aralarındaki hem de çevrelerindeki tüm dengeyi bozmayı hedefliyor bir nevi… Bu sebeple de onları dışarıdan kusursuz görünen fakat ilâhî parlaklığıyla içerisindeki çürümüşlüğü gizlemeyi başaran bir topluluk illüzyonunun kucağına atıyor.
  • Yerliler tarafından soylarının devamı için seçilen ve bir içecekle zihni uyuşturulan Christian’ın kendisini gözüne kestiren genç bir kadınla zorla cinsel birleşime zorlandığı o Felliniesk anlara şahit olan Dani kararını çoktan vermiştir.
  • Zaten elinin altında alternatif olarak Pelle beklemektedir.
  • Uzun zamandır ona suçluluk duygusu hissettiren, yalnızlaştıran, nihayetinde de aldatan bu şerefsiz adamı cehennem ateşinde yakarak katharsise ulaşacaktır.

Dani’nin seçimi – Aile, iletişimsizlik ve ait olma arzusu

  • Romantik ilişkilerin, arkadaş ya da aile ilişkilerinin, kısacası duygusal bir bağa dayanan tüm ilişkilerimizin temelindeki duygulardan birinin mutluluğu ve acıyı paylaşmak olduğunu biliyor Aster ve bunun yitirildiği bir ilişkinin çöküşünü anlatıyor…
  • Sevginin nefrete dönüştüğü, tahammülün ateşe atmaya evrildiği yıkıcı ve yorucu bir sürecin en rahatsız edici temsilini izlettiriyor bize…
  • Günbegün zehirleyen bir ilişkiden kurtularak acısını ya da mutluluğunu hatta zevklerini ve korkularını paylaşabileceği yuvayı bulan bir kadının dönüşümüne tanıklık ettiriyor…
  • Kendisini yalnızlaştıran Christian’ı değil, onu bir an bile yalnız bırakmayan, onunla birlikte eğlenen, ağladığında etrafına toplanıp avaz avaz ağlayan insanların ona sunduğu bir arada kalmışlık ve kalabalıklık hissini seçer.
  • Christian’ı yakma eylemi, Dani için bir tür şeytan çıkarma eylemi… Acısını ve yasını yok etme anlamına geliyor.
  • Christian’ı kurban olarak seçmesinin bir nedeni, geçmişi tamamen gömmek, geride bırakmak. yepyeni bir aileye sahip olmak…
  • Bu yüzden, kurban edilenlerin yakıldığı kulübenin alevler içinde yanışını seyretmek, Dani için bir rehabilitasyon seansına dönüşmüştür artık. 

Dani’nin din üzerinden seçimi – Dinin iflası:

  • Christian’ın adı “Hıristiyan” anlamına geliyor. Christian film boyunca bize gösterilen en itici karakter… Filmin sonunda en büyük ve görkemli ölüm de onun oluyor. Bildiğiniz gibi Paganizm Hristiyanlıktan önceki dönemde hüküm sürüyor. Bana kalırsa karakter için bu ismin seçilmesi tesadüf değil. Bir diğer deyişle Neopagan bir grup Hristiyanlığı yakıp bitiriyor.
  • Christian, kız arkadaşı Dani’nin doğum gününü unuturken, ona yalan söylerken ve yeteri kadar değer vermezken Pagan inanışından gelen Pelle’nin, daha yeni tanıştığı Dani’nin doğum gününü kutlaması ve ailesinin onu Mayıs Kraliçesi (May Queen) yaparak topluluğun başına geçirmesi ile Paganların kadınlara, Hristiyanlara oranla daha fazla değer verdiği ön plana çıkıyor.
  • Onu yalnız ve çaresiz bırakan tanrısını ve dinini yakıp, New Age ve Pagan dinine geçer.
  • • Hristiyanlık etliye sütlüye karışmayan, sessiz, pasif, sahtekâr, eril işlevsizliğiyle kendi cehenneminde yanmaya ve yerini yeni dinlere bırakmaya mahkûm ve onlar da son derece şiddet dolu ve tehlikeli… Film bizi new age, post modern manipülasyonlara ve sahtekârlıklara karşı uyarırken, kabul görmüş yaygın dinleri de çare olarak göstermiyor.

Dani’nin seçimi – İktidar ve biyopolitika

  • Arî ırk üretme…
  • Toplumu kontrol etmek için ucube üretme…
  • Kimin ne zaman kiminle çiftleşeceğine karar verme…
  • Kimin kaç yaşında doğacağına karar verme…
  • İktidarın, yeni varoluşu biyopolitika üzerindendir.
  • O yüzden en önemli tercih, kimi öldürdüğü değil bir tercih yapmasıdır.

Tercihe gelince:

  • Dani’ye önerilen diğer seçenek Milli Piyango’dan ve topluluktan gelir: Dışsal iradedir.
  • Bu nedenle gerçek iktidar ancak Dani’yi öldürürse kurulacaktır.
  • Bu tercih aynı zamanda hem en yakınını feda edebilecek kadar bilge/zalim olduğunu ortaya koyacak hem de mevcut seçenekler içinde çürük elma olan, ahlâksal olarak zaaf içinde olduğu gibi simgesel olarak bedenen de sakatlanmış Dani’yi seçer.
  • Böylece toplumca kabul edilmiş, toplumun menfaatini kendi menfaatinin önüne koyan bir mutlak ve saygın iktidara ulaşır.
  • O gülümseme biyopolitika pratiği ile ele geçirilmiş nihai ve kusursuz iktidarın gülümsemesidir.
  • Ancak en önemli soru bu değildir.
  • Siz de Dani ile aynı katharsisi yaşadınız mı?
  • Siz de bir tercih yaptınız mı?
  • Filmin finalinde Dani ile gülümsediniz mi?
  • Bakın tercihiniz ne olurdu diye sormuyorum,
  • Çünkü önemli değil!

Gitmekte olanı haklı olarak uğurladık; gelmekte olanın kaçınılmazlığını da vurguladık daha en başta ama dikkat!

  • Aldous Huxley bizi daha 1958 yılında uyarmış.
  • Bence gelecekte olacak olan şey şu; diktatörler şunu görecek: Süngüyle her şeyi yapabilirsiniz ama süngünün üzerine oturamazsınız!
  • Fakat gücünüzü süresiz olarak korumak istiyorsanız, yönetilenlerin rızasını almak zorundasınız.
  • Bunu kısmen Cesur Yeni Dünya’da öngördüğüm biçimde uyuşturucu ilaçlarla, kısmen de yeni propaganda teknikleri ile yapacaklar.
  • Bunu insanın rasyonel tarafını es geçip, bilinçaltına ve daha derin duygularına hatta fizyolojisine hitap ederek yapacaklar.
  • Öyle ki insan köleliğini sever hale gelecek.
  • Tehlike şu ki insanlar bir şekilde bu yeni rejim altında mutlu olabilir.
  • Ancak mutlu olmamaları gereken durumlarda mutlu olacaklar.
  • Tam 50 yıl önceden gelen büyük “okuma” bu işte!

Kurtuluş:

  • Foucault’nun “kişinin yaşamını bir sanat yapıtına çevirme” imkanını yani kişinin kendisiyle ve varoluşuyla kurduğu ilişkide “toplumda, sanatta, kültürde, cinsel, etik ve siyasal seçimlerimize kaydedilecek yeni yaşam biçimleri, ilişkiler, dostluklar yaratmaya” merkezî önem vermeyi vurguladığı son dönem metinlerinde sık sık karşımıza çıkan temalara bakmalıyız,
  • Sadece neoliberalizme ve biyopolitikaya karşı kendimizi savunmakla yetinmemeli, kim olduğumuzu, salt kimlik olarak değil yaratıcı bir güç olarak kim olduğumuzu beyan etmeliyiz.
  • Ayrıca, bu “yaratıcı güç ün ne olması gerektiğini de biliyoruz: Öznelleştirmeye yarayacak bir güç(puisssance).
  • Özneleştirmede üç tuzaktan kaçınmalıdır.

   1. Kimlikleştirme tuzağı:

  • 1982 yılında Foucault demiş ki «Bu iktidar biçimi bireyi kategorize ederek, bireyselliğiyle belirleyerek, kimliğine bağlayarak, ona hem kendisinin hem başkalarının onda tanımak zorunda olduğu bir hakikat yasası dayatarak, doğrudan gündelik yaşama müdahale eder.»
  • Foucault şöyle söyler: «Taktik açıdan “Ben eşcinselim” diyebilmek önemlidir ama uzun vadede ve daha kapsamlı bir strateji bağlamında cinsel kimlik üzerine soruların artık sorulmaması gerekir. Dolayısıyla mesele kişinin cinsel kimliğini teyit etme değil cinsellik ya da cinselliğin farklı biçimleri üzerinden özdeşleşme emrine karşı çıkma meselesidir.»

2. Bireyleştirme tuzağı:

Todd May der ki «Neoliberal girişimci benliğe karşı mücadelenin yolu kendimizi bireysel girişimciler olarak değil, umutla birbirine bağlı dayanışmacı varlıklar olarak görmekten geçiyor.»

   3. Doğallaştırma tuzağı:

İnsan doğası rekabetçidir, şudur, budur diyen ne varsa Neoliberalizm kendisini sürekli doğanın yasaları ve insan doğası üzerinden spekülasyonlar yaparak aklar.

  • Yeni bir “biz” e ihtiyaç var.
  • Henüz yeni gelmekte olan bir müşterekliğin, direnişçi öznelleşmenin ve yaşam tarzlarının sürekli yeniden işleneceği alanın özgürce ve yavaşça icat edilmesidir bu “biz”.

Mehmet Sindel