egitim-calisanbagliligi

Eğitim ve Çalışan Bağlılığının Yin ve Yang İlişkisi

Çalışan Bağlılığı Nedir?

Çalışan bağlılığı, bir şirketin çalışanlarına yaptığı yatırımın karşılığında, çalışanda oluşan aidiyet duygusunun ölçüsüdür. Bağlı çalışanlar bir şirketin geleceğini önemser, çünkü ona katkıda bulunduğunu düşünürler. Maaş ve sosyal haklar çalışan memnuniyeti ve sadakati için iyi bir motivasyon olsa da, birçok işveren hala ve malesef, kurumsal eğitim ve kişisel gelişim stratejilerinin çalışan üzerinde daha da büyük bir etki yaratabileceğinin farkında değildir.

Eğitim Stratejileri ve Çalışan Bağlılığı

Çalışanların çoğu, öğrenmeye ve büyümeye değer veren gelişime açık, hatta iştahlı profesyonellerdir, bu nedenle kurumsal eğitime ve eğitimde yeniliğini benimseyen şirketleri tercih ederler. Etkili bir eğitim ve kişisel gelişim stratejisi oluşturarak, rekabetçi ve ilgili bir çalışan profilini şirketinize çekebilir ve bağlılığı artırabilirsiniz.

Teknoloji Çalışan Öğrenimini Nasıl Geliştirir?

Günümüzde çalışanlar, ilgi çekici, kolayca sindirilebilir ve günlük görevleriyle ilgili eğitim ve gelişim programları talep ediyorlar. Haksız sayılmazlar çünkü sürdürülebilir başarı ancak ve ancak sürekli öğrenme ve deneyimle mümkün olabiliyor. Doğru öğrenme araçları, beceri kazanmayı ve yeniden oluşturmayı teşvik eder; insanların üretken ve özerk olmalarına yardımcı olurlar.

İşte yeni nesil öğrenme süreçleri:

Hiçbir çalışan bir diğeri ile aynı değildir. Özelleştirilmiş çalışan eğitimi, farklı bir grup insanla tam olarak ilgilenmenin en etkili yoludur ve günümüz teknolojileri bunu kolaylaştırır.

Tipik eğitim seminerleri, bir çalışanın bilmesi gereken bir çok şeyi kapsar. Yüz yüze ve interaktif nitelikteki bu öğrenme modeli hala en geçerli ve etkili yöntemdir ama eğitim sonrası süreç, dijital öğrenme ve iletişim araçları, seminerde verilen materyalin en özlü, kullanışlı, yalın ve erişilebilir halde katılımcı tarafından istendiğinde tekrar ulaşılabilir hale getirilmesi, çeşitli ‘gerçek hayat simulasyonu’ niteliğinde uygulamalarla bilginin deneyime dönüştürülmesi ve belli frekanslarla hatırlatıcı ödev ve bültenlerle tamamlanmalı, salt sınıf içi seminerlerle kurumsal eğitimler bitti sayılmamalıdır. Daha geniş bilgi ve iletişim için bizimle iletişime geçebilirsiniz. Sorularınızı cevaplamaktan mutluluk duyarız.

Özelleştirilmiş oyunlaştırma, çalışanları ve sağlıklı rekabeti teşvik etmek için harika bir yoldur. Oyunlaştırma araçları ayrıca yöneticilerin ekipleriyle bağlantıda kalmalarına ve gerçek zamanlı geri bildirim sunmalarına yardımcı olabilir. Değişim Ustaları’nın “Uçmak İçin Koş” adlı eğitimi oyunlaştırılmış uygulamalı tekniği ve sınıf içi eğitimi bir arada sunan oldukça cazip, örnek bir programdır.

En iyi eğitim, çalışanın özel ihtiyaçlarına göre özelleştirilebilir, duyarlı ve kişisel olandır desek çok da iddialı olur muyuz bilmiyorum ama katılımcılarımızla birlikte yaşadıklarımız bize böyle söylüyor. Şartlar ne olursa olsun iş hayatında sürekli öğrenme ve yeniliğe uyum sürdürülebilir başarının anahtarıdır.

Is_Yasaminda_Diyalektik_2

İş Yaşamında Diyalektik – 2

Bir çok gizemli hikayeyi barındıran “Scandal of Father Brown” adlı kitabında İngiliz yazar, düşünür ve gazeteci G.K. Chesterton okuyucusunu pek çok konuda düşünmeye teşvik eder. 29 Mayıs 1874 yılında Londra’da doğan yazar, kitabında “Mesele çözümü görememeleri değil, sorunu görememeleri” demektedir. Görünüşe bakılırsa 143 sene önce insanın önünde dikilen temel problemler bugünkülerden çok da farklı değilmiş.

“Mesele çözümü görememeleri değil, sorunu görememeleri”

Gerçekten de özellikle iş yaşamında karşılaştığımız sorunların çözümüne odaklanmadan önce sorunun ne olduğuna kafa yormanın, problemin adını “doğru” koymanın, diğer bir deyişle soruna ilişkin kök nedeni doğru tespit edebilmenin önemi büyüktür. Sorunun hatalı tanımlanması, çözümü işlevsiz kılacaktır. Sorunla çözüm arasındaki ilişki diyalektiktir. Biri olmadan diğeri var olamayacağı gibi bu ilişki özünde ilerici ve üretkendir. Mevcut sorunlar, yeni çözümlerin üretilmesine, üretilen her yeni çözüm ise daha yeni sorunların ortaya çıkmasına sebep olacağından “gelişim” (isterseniz değişim diyebilirsiniz), diyalektiğin kaçınılmaz bir sonucu olacaktır.

Bu noktada Marx ve Engels’in ünlü sözlerinde hayat bulduğu üzere “Filozoflar bugüne kadar yalnızca dünyayı yorumladılar; asıl mesele onu değiştirmektir!” fikrine sadık kalırsak, Chesterton’ın çözüm yerine “soruna” odaklanan yaklaşımını bir kenara koymak ve dünyamızı değiştirebilmek için yeniden “çözüme” ve “pratiğe” yönelmek gerektiği sonucuna ulaşabiliriz. Bu bir paradoks mudur? Hiç sanmıyorum…

Alaylı ile okullu arasındaki trajik mücadele bir metafor olarak Chesterton ile Marx’ın yaklaşımlarına açıklık getirebilir. Alaylının pratiği, okullunun teorisi ile diyalektik bir ilişki kurabildiği zaman çözüm inşa edilecektir. İlerleme ancak böyle durumlarda mümkün olabilir. İşimizi ve kendimizi başarıya götürecek olan , sorunla çözümü, teori ile pratiği bir bütün olarak ele alabilme becerimiz olacaktır. Bunun için ise paradoksal olarak hem teoriyi hem de pratiği yerli yerinde ve doğru şekilde kullanabiliyor olmak gerekeceğinden başarı “deneyim” ve “düşünsel üretimin” sentezi ve çok değerli bir bilgi olarak ortaya çıkacaktır. Başarı bilgidir. Deneyim ve düşünsel üretimin başlıca unsurları olduğu keyifli ve olumlu bir bilgidir başarı…

“Başarı bilgidir”

İş yaşamımızda karşılaştığımız sorunları, öğrenen bir zihniyetle, gelişimin eşsiz fırsatları olarak görmek hiç de Polyannacı bir yaklaşım olmayacaktır. Gerçek şu ki, çözüme ulaştırabildiğiniz her problem sizi, işinizde bir sonraki aşamaya taşıyacaktır. Gerçekten de “Homo Deus – Yarının Kısa Bir Tarihi” adlı kitabında Yuval Noah Harari, “Başarı, hırsı ve açgözlülüğü berberinde getirir; yeni başarılarımız bizi daha cüretkar hedefler koymaya yönlendiriyor” demektedir. Hırsı ve açgözlülüğü bir kenara bırakacak olursak, başarılarımız bizi yeni ve ilerici hedeflere yöneltir. Açılan her kapının ardında, açılacak bir başka kapı vardır.

“Açılan her kapının ardında, açılacak bir başka kapı vardır”

İş yaşamımızda diyalektiğe tek örnek karşıtların birlikteliği bağlamında ele aldığımız “sorun-çözüm” ikilisi değildir elbette. Olumsuzluğun olumsuzlanması (veya yadsınması) bağlamında da iş yaşamımızdan çok çeşitli örnekler verilebilir.

Söz gelimi, yöneticiler iş yaşamları boyunca her gün onlarca karar verirler. İşlerin doğru ve düzgün yürütülebilmesi için kabına sığmayan holistik değişimin yok edici yüzüne değil büyüten ve ilerleten yüzüne dokunabilmek adına verdikleri kararların güncel konjonktüre en uygun çözümler olduğunu düşünerek kendilerini ve ekiplerini harekete geçirirler. Harekete geçmek özünde mevcut durumu reddetmek, yeni ve farklı bir duruma doğru ilerleme isteğinin sonucu olarak karşımıza çıkar. Harekete geçen bugününü beğenmiyor, kendisi ve çevresi için daha iyisini, daha fazlasını, daha farklısını istiyor demektir. Yani mevcut durumu olumsuzlayıp (yadsıyıp) daha iyisi için emek sarfeder.

İş yaşamı nereden bakarsanız bakın diyalektiğin üç temel yasasına uygun davranır. Gerek zıtların birlikteliği, gerek olumsuzluğun olumsuzlanması ve gerekse de niceliğin niteliğe dönüşmesi hiç şüphe yok ki iş yaşantımızı şekillendiren dinamikleri neredeyse eksiksiz ve doğru modelleyen yasalardır.

Bir sonraki yazımda henüz değinmemiş olduğumuz “niceliğin niteliğe dönüşmesine” örnekler vererek iş yaşamında diyalektik dizisinin son kısmını sizlerle paylaşıyor olacağım.

Sevgi ve saygılarımla.

Is_Yasaminda_Diyalektik_1

İş Yaşamında Diyalektik – 1

İçinde bulunduğumuz evrenin, yaşamın, toplumun ve hatta bireyin üzerine düşünmenin ve yorumlamanın oldukça keyifli bir yöntemini sunan diyalektik, varlığın sürekli olarak bir değişim ve akış halinde olduğu ön-kabulünden hareket eder.

Kendinden sonra gelen Parmenides’in aksine antik Yunanlı filozof Herekleitos günümüzden kabaca iki bin beş yüz yıl önce “Her şey akar, hiçbir şey durmaz.” diyerek Hegel ve Marks’a uzanan muhteşem bir düşünsel yolculuğun kapılarını aralar.

“Her şey akar, hiçbir şey durmaz”

Gerçekten de doğada hiç bir şey sabit kalmaz. Sürekli bir dönüşüm doğanın özünde net bir şekilde göze çarpar. Hareket her yerdedir. Varlık sonsuz bir döngü içinde sonsuz kez çözünüp sonsuz kez yeni oluşumlara hayat verir. (Sonsuz kelimesini sayılamayacak denli çok anlamında kullanıyorum, mistik bir sonsuzluktan bahsetmediğimi belirtmek isterim) Doğada hiçbir şey yok olmaz. Çözünür, ayrışır, yeniden birleşip yeni bir şeye dönüşür. İngiliz fizikçi ve felsefeci David Bohm’un sözleriyle:

“… önceden gelen öncüller olmadan hiç bir şeyin içinden hiçbir şeyin birdenbire çıkmadığını keşfederiz. Benzer biçimde hiçbir şey, bir iz bırakmadan kaybolmaz… herşey başka şeylerden gelir ve başka şeylere yol açar.”

“…hiçbir şey iz bırakmadan kaybolmaz”

O zaman “değişim” olgusu üzerinde durmaya değer. Değişimi bir durumdan, diğerine diğer bir deyişle öncekinden farklı ama ondan izler taşıyan başka bir duruma geçiş olarak tanımlarsak özde iki önemli kavramla karşılarız. Ki bu kavramları da konumuzu genelden özele yani makro dünyamızdan bireyin dünyasına indirgemek için kullanacağım: Reddediş (yani çelişki) ve zıtların birlikteliği…

Değişim tam anlamıyla bir çelişki, bir reddediştir. Bugünkü halimizden memnun olmamanın, daha ileride daha başka bir yerde olmayı hayal etmenin dayanılmaz ihtirasıdır bizi değişime zorlayan. Düpedüz çelişkidir bu. Dünkü benle bugünkü ben arasındaki mücadele beni yarına taşır. Olmadığım benle olabildiğim ben çelişir. Beni bugüne getiren ben, yarınki bende sadece bir iz bırakıp yok olmak istemez, değişime direnir ama çaresizdir çünkü değişimi engellemek mümkün değildir.

Unutmayalım ki diyalektik çelişkinin mantığıdır. Değişim sürekli ve kaçınılmazsa eğer, var olan her şey bir önceki durumunu yadsıyor (olumsuzluyor) ve yeni duruma geçişi için kendini hazırlıyorsa, ben de bu kozmosun parçası olarak elbette, bütünün özelliklerini özümde taşıyor olmalıyım. Yani ben de sürekli olarak kendimle çelişiyor, değişiyor, yeni bir bene dönüşüyor olmalıyım.

Diyalektik çelişkinin mantığıdır.

İş yaşamına diyalektik bir bireysel perspektifle bakabilmek, sürdürülebilir bir başarı için kendimize neden sürekli yatırım yapmamız gerektiğini açıklar. Öğrenmenin, değişmenin, yeni şartlara uyum sağlamanın ve böylece olayların ardındaki iç dinamikleri görerek karşılaştığımız zorlukların üstesinden gelebilmenin yöntemini bize sunabilir diyalektik perspektif.

Bilmek gerekir ki mutlak iyi, mutlak kötü veya benzer şekilde katıksız doğru ve katıksız yanlış yoktur aslında. Her zaman ve her insanda bunlar, farklı denge durumlarında, ama kesinlikle bir arada bulunurlar. İş yaşamında kendimizi daha ileri götürebilmek için bu gerçeğin farkında olmalıyız. Karşılaştığımız her kötü durum, farklı bir perspektifle bakıldığında sonuçları iyi olacak ögeler içeren cazip bir fırsat olarak algılanabilir. Sorun bunu içinde barındıran (yani zıtları içinde saklayan) dinamikleri iyi analiz edebilmektedir. Bunun için de, “yönteme” ihtiyaç duyarız. Diyalektik güçlü bir yöntemdir. İyi anlaşılır ve iyi kullanılabilirse iş yaşamında, doğal sınırlarımızla belirlenmiş dogmatik ufkumuzun çok ötelerini özgürce görmemize olanak verecektir.

İş yaşamında diyalektik üzerine giriş yapmaya çalıştığım bu yazının devamını ilerleyen günlerde sizlerle paylaşacağım. Yaşanmış örneklerle zenginleştirmeye çalışacağım kısa yazılarımın uzun izler bırakabilmesi en büyük dileğim.

Sevgi ve Saygılarımla

Ignoramus

İGNORAMUS: Ben Cahilim!

Milattan önce beşinci yüzyılın ve epistemolojinin (bilgi bilim) efsanevi ismi Sokrates’in en bilinen sözüdür, senden seni alsa da her seferinde okumak ayrı bir keyif verir insana: “Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez.”

Yeni bir yılın başlangıcında, hepimizin, belki de eski bir alışkanlıkla ama belirgin bir umutla, ardımızda kalan günlerin muhasebesini yaptığımızı, gelecek günlerde neyi, nasıl ve farklı yapacağımızı naif bir kararlılıkla düşündüğümüzü var sayıyorum.

Öyleyse zaman, kendime kendimi anlarda sorgulama zamanıdır.Yaşanan anlardır kutsanması gereken. Anın izidir bizde kalan. Biz anların izlerinin toplamıyız o halde.

Bizi biz yapan zamanın her anına, uğurlu uğursuz ayırt etmeden, tek tek, her saniye ve hatta her salisesine teşekkür etmekle başlayalım bence. İhsan Oktay Anar, o muhteşem kitabı Puslu Kıtalar Atlası’nda “Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı” derken ne kadar da haklı.

…dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı. Ve macera da insanın kendini keşfi için çıktığı yolculuktan başka bir şey değildi. Yani kendini sorgulama.

Zamanın hakimi Tanrı Chronos’un kendi çocuklarını yuttuğu gibi “an” her şeyi içinde saklayandır. Günü geldiğinde, yeni bir günün şafağına şahit olmaya aday, içinde sakladığı ne varsa, kim varsa, özü aynı ama kendisi bir daha asla eskisi gibi olmayacak olanı geri kusacaktır zaman.

Öyleyse önce kabul edeceğiz. Kendimizi sorgulamaya, bilmediğimizi kabul etmekle başlayacağız. Kendi gözlerimizin içine deler gibi bakıp, ses tellerimiz kopana kadar bağıracağız: IGNORAMUS : Ben cahilim!

Önce bilmediğimizi kabul edeceğiz. Bir yağmur damlasının kendindeliğini, başka bir insanın aslında bende olabileceğini, hey şeyin bir bütün ama bütünün asla tek bir “şey” olmadığını, bütünün tanımı itibariyle bir ve aynı anda her şey olabildiğini, kendimizi severken kendinden olmak ve yokluğun varlıkla olağanüstü ve büyülü bir perspektifle baktığında aslında aynı olabileceğini ve belki de varlığın kendisini özüyle bilmediğimizi kabul edeceğiz.

Kabul etmekle başlayacak her şey. Macera bizi bize, yeniden, ama bu sefer bambaşka bir şahidi anlatırken kendi efsanemize ben olacağız. Kendimizin şahidi, dünyanın mutlusu…

Gen Bencildir’in yazarı Richard Dawkins “Gerçeğin Büyüsü” adlı kitabına “Neyin gerçekten doğru olduğunu nasıl biliyoruz?” sorusuyla başlar. Soru kapaktadır. Cevap kapağın altında, kitabın içindedir. Kendi cevaplarımız da böyledir. Kendi kapağımızı kaldırabilmeyi başarabilirsek, içimizde, her türlü zıtlığı, her rengi, her ahlakı, her inancı ve her benliği temsil eden farkındalıklarımıza ait cevaplarımızın somuta evrilerek bir karnavaldaki gibi gözümüzün önünden şen şakrak, büyük bir gürültüyle trompet ve davul çalarak akıp geçtiğini görürüz.

Bilgi farkındalıktaki o anda saklıdır. Bilmediğimizi fark etmenin o aydınlık “anında”. Ignoramus daha anlamlı hayatlara başlangıç yaptırmakla kalmaz, bizi kendi kitabımızın kapağını çevirmeye cüret ettirir.

Deniz Bolsoy Erdem’in, Terapi Defteri’nde söylediklerini burada paylaşmak istiyorum: “Farkındalık, kendinle yüzleşmek ,başlangıçta acıtabilir… Tıpkı yaraya sürülen antiseptik gibi! Ancak uzun vadede iltihaplanmayı ve kangreni önler”. Farkındalığın mutlulukla bir ilgisi olduğu açıktır. Bilgiye özlemin, bilgi bizi görmezden gelse de, anlamı büyüktür. Dünyanın umarsız körlüğüne rağmen, sırf biz elmayı seviyoruz diye elmanın da illa ki bizi sevmesi gerekmediğini içselleştirebildiğimiz zaman büyüyeceğiz. Ve işte o zaman biz büyüdükçe kirlenmeyecek dünya…

Bilgi güçtür. Anlarımızı boşluklarla geçirmek yerine, insana dair bilgi ile doldurabildikçe güzelleşecek, daha insan, daha bütün, daha aydınlık olacağız. Anlarınızı insanları tanımakla, insanı kendi insanınıza katmakla geçirin. Daha fazla insana dokunmak, daha fazla insanı bütününe katmak ve böylece çoğalmak mümkün, hatta tek yol gibi gözüküyor.

Her şeyin gönlünüzce gittiği bir yıl dileğiyle aydınlık, mavi günlere…